Akıl ve Vahyin Muhteşem Uyumu: Kâinat Kitabını Okumak
İki Kitap, Tek Müellif: Biri Vahiyle Gelen Kur'an, Diğeri Kudret Kalemiyle Yazılan Kâinat
Materyalist felsefenin zihinleri bulandırdığı bir çağda yaşıyoruz. Pek çok insan, bilim ile dîni birbirine zıt, hatta düşman sanıyor; dînin bilimi dışladığını, aklın ise îmanı reddettiğini zannediyor. Oysa gerçek tam tersidir. Bu bakış açısı, hem bilimin doğasını hem de İslâm’ın özünü ıskalayan büyük bir yanılgıdır. Din ve bilim, birbirini nakzeden yani doğruluğunu çürüten iki hasım değildir. Aksine onlar, aynı hakikâti iki farklı dille anlatan ve birbirini yalanlamak yerine bütünleyen ayrılmaz bir bütündür. Kâinatın satır aralarında dolaşan bilim, ilâhî sanatın nasıl işlediğini keşfettikçe, inancın ufkunu daha da berraklaştırmaktadır.
İki Kitap Tek Müellif: Fen İlimleri Allah'ı Nasıl Anlatıyor?
Fen dediğimiz müsbet ilimler, baştan başa birer rehber gibi bize Allah’ı tanıtır. Çünkü bu ilimler, vücudumuzdaki hücrelerden semâvâttaki yıldızlara kadar kâinattaki her şeyin mükemmel bir nizam ve intizam içinde olduğunu; her varlığın bir hikmet ve gaye etrafında hareket ettiğini, asla başıboş ve gelişigüzel olmadığını haykırır.
Kur’an-ı Kerîm, tam da bu noktada nazarımızı kâinata çevirerek bizi defalarca ikaz eder: “Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz?”
Âl-i İmrân Sûresi 190-191. âyetlerde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ki ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler ve derler ki: ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru!’”
Rûm Sûresi 8. âyette de benzer bir dâvet yer alır: “Onlar, kendi içlerinde hiç düşünmezler mi ki, Allah gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ile ve belirli bir süre için yaratmıştır? Şüphesiz ki insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr ediyor.”
Zâriyât Sûresi 20-21’de ise hem dış dünyamıza hem de kendi iç âlemimize işaret edilir:
“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde nice âyetler vardır; hâlâ görmez misiniz?”
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de tefekkürü en kıymetli ibadetlerden biri olarak nitelendirmiştir. Âl-i İmrân Sûresi’ndeki 190-191. âyetler nâzil olduğunda ağlayarak, “Yazıklar olsun onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyene!” buyurmuştur.
Ebu’d-Derdâ (r.a.) gibi sahâbîler de, “Bir saat tefekkür, kırk gece nâfile ibadetten üstündür” diyerek bu zihnî çabanın derinliğine dikkat çekmişlerdir.
İki Kitap, Tek Müellif: Kelâm ve Kudret
İslâm âlimlerine göre Allah’ın iki büyük kitâbı vardır: Biri vahiyle gelen Kur’ân-ı Kerîm, diğeri ise kudret kalemiyle yazılmış olan Kâinât Kitâbı’dır. Kur’an bize "Neden?" sorusunun cevabını vererek varlığın gayesini açıklar; fen bilimleri ise "Nasıl?" sorusunun peşine düşerek bu muazzam sistemin işleyiş mekanizmalarını ortaya koyar.
Modern fen bilimleri, aslında Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tefsiri hükmündedir:
• Tıp ilmi; insan vücudundaki hücrelerin, proteinlerin ve DNA dizilimindeki akıl almaz şifrelerin diliyle Allah’ın Sânî (Sanatkâr) ve Alîm isimlerini okutur.
• Astronomi; devâsâ kütleli galaksilerin ve yıldızların birbirine çarpmadan, kusursuz bir yörüngede akıp gitmesini göstererek Allah’ın Kayyûm ve Kadîr sıfatlarını ilan eder.
Nizam, İntizam ve Hikmet
Kâinatta tesadüfe yer yoktur. Hücreden galaksilere kadar her şey sarsılmaz bir nizam içindedir. Bilimin keşfettiği her "kanun" (yerçekimi, termodinamik yasaları vb.), aslında ilâhî iradenin eşyaya nakşettiği birer düzendir. Materyalizmin "tesadüf" diyerek geçiştirdiği her detay, hakikâtte sonsuz bir hikmetin eseridir.
Büyük İslâm düşünürü Bediüzzaman Said Nursî bu hakikâti şöyle özetler:
"Bütün fenler kendi dilleriyle Allah’tan bahsederler. Nasıl ki mükemmel bir saat, ustasını bildirirse; şu kâinat sarayı da sanatkârını öylece bildirir."
İmam Gazâlî ise akıl ile naklin (vahyin) kusursuz uyumunu savunur. Ona göre akıl, dînin kapısını açan bir anahtardır; din ise aklın ufkunu sonsuzluğa taşır. Her ilim dalı, kendi uzmanlık alanındaki o muhteşem tasarımı ispat ederken aslında evrendeki başıboşluğun imkânsızlığını kanıtlamaktadır.
Kur’an’ın Çağrısı: "Hâlâ Akletmez misiniz?"
Kur’an-ı Kerîm, yüzlerce âyetiyle insanı gözlem yapmaya ve araştırmaya dâvet eder. İslâm, körü körüne bir teslimiyeti değil, tahkîkî (delillere dayanan) bir îmanı arzular.
• “De ki: 'Göklerde ve yerde neler var, bakın da ibret alın!'” (Yûnus Sûresi, 101)
• “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler...” (Âl-i İmrân Sûresi, 191)
Kur’an’ın sürekli yönelttiği bu sorular, Müslümanı doğrudan bilimsel gözleme sevk eder. Zira bir hücredeki atomların hassas dengesini gören bir akıl, o nizamın ardındaki Nâzım’ı (Düzenleyiciyi) bulmakta gecikmeyecektir.
Bilim, Îmanın Işığıdır
Güncel bilimsel veriler, Kur’an’ın işaret ettiği bu nizamı hayranlık uyandırıcı detaylarla doğrulamaktadır. Tek bir insan hücresindeki DNA, yaklaşık 2 metre uzunluğunda devâsâ bir bilgi şeridi barındırır. Bu şerit, trilyonlarca harfin kusursuz dizilişiyle vücudumuzu inşâ eder; rastgele bir harf kayması bile hayatın sonu demektir.
Astrofizik verilerine göre, evrenin genişleme hızı Big Bang’den hemen sonra trilyonda bir oranında farklı olsaydı, ne galaksiler ne de yaşam oluşabilirdi. İnce yapı sabiti gibi fiziksel değerlerdeki milimetrik sapmalar bile atomların dağılmasına yol açardı. Astrofizikçi Martin Rees ve Nobel ödüllü Richard Feynman gibi isimler, bu hassas ayarlar karşısında şaşkınlıklarını gizleyememiş; Paul Davies ise evrenin "sanki biri tarafından ince bir ayara tâbi tutulmuş gibi" göründüğünü ifade etmiştir.
Bu muazzam nizamın tesadüfle izahı aklen imkânsızdır. Bir kitabın tesadüfen yazılması ya da bir saatin kendi kendine oluşması ne kadar imkânsızsa, trilyonlarca hassas dengesiyle kâinat "kitâbının" bir müellifsiz olması da o kadar imkânsızdır. Materyalizm, bu düzeni "kör tesadüf"e bağlayarak aklı köreltir; oysa selîm bir akıl, “Nizam varsa, nizamı kuran bir Nâzım vardır” der.
Bilim ile dîni birbirine zıt görmek, güneşin ışığı ile ısısını birbirinden ayırmaya çalışmak kadar anlamsızdır. Bilim, Allah’ın kâinattaki sanatını keşfettikçe îmanı tahkîm eder; din ise bilime ahlâkî bir zemin ve ulvî bir gaye kazandırarak onu insanlığın gerçek hizmetine sunar.
Ey insan! Kur’an’ın bu evrensel çağrısına kulak ver. Hücrenin mucizesine, yıldızların intizamına ve kendi nefsinin derinliklerine bir bak. Fen ilimleri ile Kur’an, iki kardeş gibi el ele verip bize Allah’ı tanıtır. Materyalist bulutlar dağıldığında geriye tek bir hakikât kalır: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” (Nisâ, 126).
Düşün, aklet ve Rabbine yönel; çünkü tefekkür, kalbin en büyük ibadetidir. Unutulmamalıdır ki kâinât tesadüfün oyuncağı değil, her zerresiyle ilâhî bir sanat eseridir. Bilim ise bu eserin ne muazzam bir ustalıkla işlendiğini anlamamıza yarayan bir büyüteçtir. Gözünü bu büyütece dayayan her dürüst akıl, nihayetinde şu samimi itirafta bulunacaktır: "Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın!"
Not: Mithat Güdü; beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikâti haykırmak için yazar. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikâte omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar