OKUMUYORUZ, GERÇEKTEN OKUMUYORUZ

OKUMUYORUZ, GERÇEKTEN OKUMUYORUZ:
Okumadan olmaz. Okumadan var olamayız. Okumadan anlayamayız, anlamadan kavrayamayız, doğru ölçü olmadan hakikâte ulaşamayız.
Yazımızdan öne çıkanlar:
• Okumak sadece bilgi edinmek değil; kendini, kâinatı, vahyi ve hayatı doğru okumaktır.
• Bilginin çoğaldığı bir çağda asıl mesele, ne kadar bildiğimiz değil; bildiklerimizi hangi ölçüyle değerlendirdiğimizdir.
• İnsan, bilgi denizinde kaybolmamak için akıl, ilim, ahlâk, vicdan, adalet ve vahyin ölçüsüne muhtaçtır.
• Yanlış ölçüyle doğru bilgiye bakmak da insanı hakikâtten uzaklaştırabilir.
• Kitapları okumak yetmez; insanı, kendimizi, kâinatı ve çağımızı da okumak gerekir.
Okumuyoruz, gerçekten okumuyoruz. Gazeteye bakıyoruz, resim ve başlıklara göz atıp geçiyoruz. Sosyal medyada başlık ve görsellere bakıp geçiyoruz, ayrıntılara bakmak istemiyoruz.
Bir haberin başlığını görüyoruz, konuyu anlamadan yorum yazıyoruz. Bir yazının başlığını okuyoruz, tamamını okumadan hüküm veriyoruz. Bir kitabın kapağına bakıyoruz, içine girmiyoruz. Bir insanın dışına bakıyoruz, içine sızmıyoruz. Bir âyetin meâline göz atıyoruz, tefekkür etmiyoruz. Bir hadisin lafzını biliyoruz, mana denizine dalmıyoruz.
Oysa başlık, bir kitabın kapısıdır; kapıdan içeri girmeden evi tanımak mümkün değildir. Resim, bir gerçeğin gölgesidir; gölgeden yola çıkıp gölge sahibini bulmadan hakikâte ulaşmak mümkün değildir.
Okumadan olmaz. Okumadan var olamayız. Okumadan anlayamayız. Anlamadan kavrayamayız. Kavramadan doğru sonuçlara ulaşamayız. Okuyup anlamadan sağlıklı yorum ve analiz yapamayız.
Bu, sadece bir alışkanlık meselesi değil; varoluşsal bir meseledir. Çünkü insan, okuyarak kemâle eren bir varlıktır. Yaratılışında potansiyel olarak yetenekli kılınmış, ama o potansiyeli bilgi ve irfanla aktif hâle getirmesi kendisine bırakılmıştır.
İlk Emir "Oku" İdi
Yüce Kitabımız Kur'ân-ı Kerîm, nâzil olan ilk âyetlerde insanlığa "Oku!" demiştir:
"Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir alaktan yaratan O'dur. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir." (Alak Sûresi, 1-5. âyetler)
Dikkat edelim: ilk emir namaz kılmak değil, oruç tutmak değil, sadaka vermek değil; "Oku!" olmuştur. Bu, büyük bir hakikâti işaret eder: Okumadan ibadetin özüne, namazın derinliğine, orucun manevî boyutuna, zekâtın hikmetine ulaşmak mümkün değildir. Önce okumak, sonra bilmek, sonra anlamak, sonra yaşamak ve yaşatmak gelir.
Yüce Mevlâmız bir başka âyette şöyle buyurur:
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer Sûresi, 9. âyet)
Bu âyet, sadece bir soru değil; bir uyarı, bir hüküm ve bir ölçüdür. Bilenle bilmeyen, okuyanla okumayan, anlayanla anlamayan arasında bir fark olduğunu hatırlatır. Bu fark, görünmez ama derindir. Bilen insan, hakikâti görür, doğruyu seçer, yanılgıdan korunur. Bilmeyen insan ise zan ve tahminlerle yaşar, her rüzgâra kapılır, her kandırmacaya düşer.
Peygamberimizden (s.a.v.) rivâyet edilen meşhur bir sözde, ilim talep etmenin her Müslüman için temel bir sorumluluk olduğu hatırlatılır. Bu rivâyet, ne kadar sade olursa olsun, ilmin insan hayatındaki merkezî yerini işaret eden güçlü bir çağrıdır.
Yine Efendimiz (s.a.v.) bir duasında şöyle niyaz etmiştir:
"Allah'ım! Faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım."
Bu dua dikkat çekicidir. Çünkü Efendimiz, ilmi ikiye ayırmıştır: faydalı ilim ve faydasız ilim.
Demek ki sadece "okumak" yetmez; neyi okuduğumuz, okuduğumuzun bize fayda mı zarar mı getirdiği de önemlidir. İşte burada bir ölçüye, bir teraziye ihtiyaç vardır. Ona da aşağıda değineceğiz.
Okumayan Beyin Dumura Uğrar
İnsan bedeni, hareketsiz kaldığında zayıflar, kasları erir, direnci düşer. Hareket ettiğinde ise güçlenir, dirilir, zindeleşir. Nasıl ki spor yaparak vücudumuzu geliştiriyor ve zinde tutuyorsak, okuyarak, ilimle, bilimle zihnimizi diri ve dinç tutarız.
Bu benzetmenin ilmî bir karşılığı da vardır. Modern bilim, beynin öğrenme ve tekrar yoluyla yeni bağlantılar kurabildiğini; dikkat, hafıza ve muhakemenin düzenli zihinsel faaliyetlerle güçlenebildiğini ifade eder. Bu özelliğe genel olarak nöroplastisite denir. Yani beynimiz, kullandıkça güçlenir, kullanmadıkça körelir. Okumak, düşünmek, öğrenmek; beynin hücrelerini aktif hâle getirir, hafızayı güçlendirir, muhakeme yeteneğini keskinleştirir, kelime hazinesini genişletir.
Spor yapmayan bir beden nasıl zamanla hantallaşırsa, okumayan bir zihin de zamanla körelir. Okumayan beyin dumura uğrar. Dumura uğramış bir beyin, olayları yüzeysel değerlendirme eğilimindedir, kolay kandırılır, basit argümanlarla ikna olur, derinlikten ve tefekkürden uzak bir hayat sürer.
Okumayan insan düşünemez demek değildir; fakat okumayan insanın düşüncesi daralır, muhakemesi zayıflar, dili ve ufku fakirleşir. Düşüncesi daralan insan, sorgulamayı azaltır; sorgulamayı azaltan insan, hakikâte ulaşmakta zorlanır. Hakikâte ulaşmakta zorlanan bir insan ise hayatı âdetâ bir karanlıkta yaşar; o karanlıkta bir şeyler hisseder, bir şeyler duyar, ama ne olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini tam olarak bilemez.
Okuyan İnsan Bir Kâinat Olur
Okumuyorsanız, caddede, sokakta, her yerde gördüğünüz kalabalığın içinde fark edilmeden sürüklenen, sıradan bir fert olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Sesiniz duyulmaz, sözünüz etkili olmaz, varlığınız fark edilmez. Çünkü kalabalık, farkındalık taşıyanları emer; bilinçsizleri ise kendi rengine boyar. Ama okuduğunuzda tek başınıza bir kâinat olursunuz.
Bu söz abartılı görünmemeli. Çünkü okuyan bir insan, kendi zihninde bir âlem kurar. O âlemde geçmişten geleceğe uzanan bilgi birikir, tecrübeler çoğalır, perspektif genişler, düşünce derinleşir. Okuyan insan, bir başkasının gözüyle dünyayı görür, bir başkasının kalbiyle hisseder, bir başkasının aklıyla düşünür. Böylece tek bir hayat yaşarken binlerce hayatın tecrübesini taşır.
Okuyan insan, bir köşede otursa bile dünyayı dolaşır; bir odada kalsa bile kâinatı gezer. Çünkü kitap, bir kapıdır; o kapıyı açan herkes, sınırları aşar.
Kalabalığın içinde kaybolan insan, başkalarının sözünü tekrar eder; okuyan insan ise kendi sözünü üretir. Kalabalığın içinde sürüklenen insan, başkalarının gündemini taşır; okuyan insan ise kendi gündemini belirler.
Önce Kendimizi Okuyacağız
Peki, önce neyi okuyacağız? Önce kendimizi okuyacağız.
Çünkü kendini bilen Rabbini bilir.
Bu söz, hikmet geleneğimizin ve irfan kültürümüzün derinliklerinden gelen bir sözdür. İnsanın kendini okuması, sadece fiziksel yapısını tanıması değil; kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, neden var olduğunu, neden yaratıldığını, ne ile sorumlu olduğunu idrak etmesidir.
Kendini okumayan bir insan, dış dünyayı okusa bile eksik kalır. Çünkü her şey, önce insanın kendi içinden, kendi kalbinden, kendi aklından, kendi vicdanından geçer. İç pencere net değilse, dış dünya da bulanık görünür. Kalp tozluysa, her ayna tozlu görünür.
İrfan geleneğimizin büyük sesi Yunus Emre, bu gerçeği asırlar önce veciz bir dille ifade etmiştir:
"İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir;
Sen kendini bilmezsen,
Bu nice okumaktır."
Bu dörtlük, okumanın ne olduğunu ve ne olmadığını tek bir nefeste özetler. Demek ki okumak, sadece harfleri ve kelimeleri ekrandan ya da sayfadan geçirmek değildir. Okumak, insana, hayata, yaratılışa ve sorumluluğa dair bir uyanıştır.
Okumak, kendini tanımak, sınırlarını bilmek, yeteneklerini keşfetmek, zaaflarını görmek ve bunların ışığında bir istikâmet çizmektir.
Yunus'un sözünü bir adım daha derinleştirirsek: Kendini bilmeyen, başkasını nasıl anlayacaktır? Kendi iç dünyasını okuyamayan, dış dünyayı nasıl okuyacaktır? Kendi kalbinin sesini duymayan, hakikâtin sesini nasıl duyacaktır?
Marifet Çok Şey Bilmek Değildir
Herkes her şeyi bilecek diye bir şart yok. Marifet, çok şey bilmek de değildir.
Marifet, öncelikle bilmemiz gereken, bize ölçü olacak temel bilgilere sahip olmaktır. Bunu bir metreye, bir teraziye benzetebiliriz. Bu ölçü ve terazi, hangi bilgilerin faydalı, hangilerinin zararlı olduğunu anlamamızı sağlar.
Düşünelim: Bir esnaf, terazisi doğruysa her tartımı doğru yapar. Aynı esnaf, terazisi bozuksa, ne kadar çok tartarsa tartsın yanlış sonuç elde eder. Çünkü sorun tartının çokluğunda değil; tartının ayarındadır.
İnsanın zihni de böyledir. Doğru ölçülere sahip bir zihin, her bilgiyi yerli yerine koyar; faydalıyı faydalı, zararlıyı zararlı tanır. Yanlış ölçülere sahip bir zihin ise en doğru bilgiyi bile yanlış değerlendirir; çünkü değerlendirme aracı bozuktur.
Bu ölçü olmadan, zararlı ne kadar bilgi varsa bunlarla beynimizi ve zihnimizi doldurursak, zihin bunlarla şekillendiği için olayları ve gelişmeleri de bu yanlışlar üzerinden değerlendirmeye çalışırız. Bu da bizim doğruyu görmemize, hakikâti idrak etmemize engeldir.
Bugün insanın önünde sınırsız bir bilgi denizi var. İnternet, kitaplar, makaleler, videolar, radyolar, sohbetler... Her biri bir şey öğretiyor, her biri bir şey fısıldıyor. Ama hepsi doğru mu? Hepsi faydalı mı? Hepsi bizi hakikâte mi götürür?
Elbette hayır. Bilgi çokluğu, hakikâte ulaşmak için yeterli bir ölçü değildir. Çünkü yanlış bilgi de bilgidir; zararlı bilgi de bilgidir; yanıltıcı bilgi de bilgidir. Önemli olan, bu bilgilerin arasından doğruyu seçebilmektir. Seçebilmenin yolu da doğru bir teraziye, doğru bir ölçüye sahip olmaktır.
Terazinin Ayarı Yanlış Olabilir
Herkes kendi ölçü ve terazisinin doğru olduğunu savunabilir ama terazinin ayarı yanlış da olabilir.
İşte burada en büyük tuzak gizlidir. İnsan, kendi hatasını görmek zorunda olduğu için, kendi terazisinin bozuk olduğunu anlamakta en çok zorlanan varlıktır. Çünkü teraziyi bozan da teraziyi tartan da kendisidir. Kendi kendisini yargılayan bir mahkemenin adil olması ne kadar zorsa, kendi ölçüsünü sorgulayan bir zihnin tarafsız olması da o kadar zordur.
O hâlde terazi nasıl ve neye göre ayarlanacak?
İnsan, kendi zihnini kendi kendine ayarlayamaz; çünkü bozuk bir alet, kendisini tamir edemez. Terazinin ayarı için dış bir referansa, sağlam bir ölçüye, değişmeyen bir gerçeğe ihtiyaç vardır.
İşte o dış referans, vahiydir. Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı birbirinden ayıran; insanın ölçüsünü şaşırmaması için önüne ilâhî bir mîzan koyan kitaptır. Kur’ân, insanın zihnini ve kalbini doğrultan, ölçüsünü belirleyen bir rehberdir. Ona göre tartan, doğruyu bulur; ondan uzaklaşan ise ölçüsünü kaybeder ve yanılgıya düşer.
Ama sadece Kur'ân da değil. Akıl da bir ölçüdür; çünkü Yüce Allah aklı insana emanet etmiş ve ondan hesap soracaktır. İlmin de bir ölçüsü vardır; çünkü ilim, gerçeği aramanın yoludur. Vicdan da bir ölçüdür; çünkü vicdan, insanın içine yerleştirilmiş ilâhî bir pusuladır. Adalet de bir ölçüdür; çünkü adalet, her şeyi yerli yerine koymaktır.
İnsanın zihninin terazisi; iman, akıl, ilim, ahlâk, vicdan ve adaletle ayarlanmalıdır. Bu altı direk, teraziyi dengede tutar. Birisi eksikse teraziyi sallar; birisi yanlışsa teraziyi kaydırır.
Oku, Ki Anlayasın; Anla, Ki Yaşayasın
Bu sözleri bir noktada toplayalım:
Okumak, bir başlangıçtır. Anlamak, bir adımdır. Kavramak, bir duruştur. Doğru hüküm vermek, bir olgunluktur. Yaşamak, bir kemâldir. Ve yaşatmak, bir hidâyettir.
Okumadan var olamayız; çünkü insan, bilgiyle insandır. Okumadan anlayamayız; çünkü anlamak, okumanın meyvesidir. Anlamadan kavrayamayız; çünkü kavramak, anlamanın derinleşmiş hâlidir. Kavramadan doğru sonuçlara ulaşamayız; çünkü doğru sonuç, doğru kavrayıştan doğar.
Okuyan bir insan, başlıklara değil hakikâte bakar. Görsellere değil muhtevaya bakar. Slogana değil hakikâte bakar. Gürültüye değil sese bakar. Yüzeye değil derine bakar.
Okuyan bir insan dört kitabı okur:
Birincisi, kendi kitabıdır. Yani kendisini, yeteneklerini, zaaflarını, sorumluluklarını, yaratılış amacını okur. Kendini okumayan, kâinatı okusa da eksik kalır.
İkincisi, kâinat kitabıdır. Gökyüzünü, yeryüzünü, dağları, denizleri, canlıları, mevsimleri, gece ve gündüzü okur. Kâinat, âyetlerle dolu bir kitaptır; onu okuyan, Yaratıcının sanatını ve hikmetini görür.
Üçüncüsü, vahiy kitabıdır. Kur'ân-ı Kerîm'i okur, tefekkür eder, anlamaya çalışır, hayatına taşır. Vahiy, insanın zihnini ve kalbini ayarlayan en sağlam ölçüdür.
Dördüncüsü, insanlık kitabıdır. Geçmişin tecrübelerini, önceki nesillerin hikmetlerini, büyük düşünürlerin sözlerini, peygamberlerin yolunu okur. İnsanlık bir kitap ise, her nesil o kitabın bir sayfasıdır; o sayfaları okumayan, aynı hataları tekrar eder.
Bir Çağrı
Ey kardeşim, ey dost, ey insan!
Sen, bu kâinatın en şerefli varlığı olarak yaratıldın. Sana akıl verildi ki bileyesin; kalp verildi ki hissedesin; vicdan verildi ki doğruyu seçesin; ilim verildi ki hakikâte ulaşasın. Bütün bunların kapısı ise okumaktır.
Oku ki var olasın. Oku ki anlayasın. Oku ki kavrayasın. Oku ki doğruyu bulasın. Oku ki yanılgıdan korunasın. Oku ki kalabalığın içinde kaybolmayasın, kendi içinde bir âlem taşayasın.
Başlıklara bakıp geçme. Resimlere bakıp geçme. Sloganlara aldanıp geçme. Derine in. Ayrıntıya bak. Tefekkür et. Sor. Araştır. Öğren. Ve öğrendikçe, önce kendini oku; sonra kâinatı, kitabı, insanlığı ve çağını oku.
Ama okurken terazini de unutma. Çünkü doğru okumak, doğru ölçüyle okumaktır. Ölçün doğruysa, her bilgi seni hakikâte yaklaştırır. Ölçün yanlışsa, her bilgi seni yanılgıya götürür.
Zihninin terazisini îmanla, akılla, ilimle, ahlâkla, vicdanla ve adaletle ayarla. Sonra oku; korkma, doğruyu bulacaksın. Sonra düşün; korkma, hakikâte ulaşacaksın. Sonra yaşa; korkma, huzura ereceksin.
Çünkü okuyan insan, kalabalık içinde kaybolmaz; kendi içinde bir âlem taşır.
Ve unutma: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar