Muhammed Salah Tezahüratı Üzerine

TEVHÎDİ SAVUNMAK, HER SEVGİYİ ŞİRK SAYMAK DEĞİLDİR!
“Allah Allah, Muhammed Salah” tezahüratı üzerinden dînî hükümlerin sınırları tartışılıyor. Bir futbolcuya duyulan sevgi ile ilahlaştırma arasındaki fark nedir? Allah’ın gazabı hakkında kesin konuşmanın ölçüsü ne olmalıdır?
Trabzonspor tribünlerinde Muhammed Salah için söylenen “Allah Allah, Muhammed Salah” tezahüratı ve İhsan Şenocak Hoca’nın buna yönelik sert tepkisi, dînî hassasiyetler açısından tartışılmayı hak ediyor.
Öncelikle şu soruyu soralım: Bu tezahüratın arkasında gerçekten bir ilahlaştırma mı var, yoksa Müslüman bir futbolcuya duyulan sevgiyle birlikte dînî ve kültürel bir aidiyetin coşkusu mu?
Muhammed Salah, Mısırlı ve Müslüman bir futbolcudur. Onun başarısından heyecan duyan Türk taraftarların bir kısmı için Salah, yalnızca başarılı bir sporcu değil, aynı zamanda ortak bir inancın ve Müslüman kimliğinin tanıdık bir temsilcisidir.
Bu tezahüratta, futbol sevgisinin yanı sıra Müslüman bir sporcuya duyulan yakınlığın ve dînî aidiyetin de payı vardır.
Nitekim Hristiyanlığın çoğunluk dini olduğu bir ülkede, Müslüman kimliğiyle öne çıkan bir futbolcuya aynı dînî çağrışımlarla karşılık verilmesi her zaman aynı toplumsal anlamı taşımayabilir. Bu, başka ülkelerde Müslüman futbolcuların sevilmediği veya böyle tezahüratların yapılamayacağı anlamına gelmez. Ancak Türkiye’deki bu tezahüratın, bazı taraftarlar açısından dînî ve kültürel bir aidiyet duygusu da taşıyabileceğini göz ardı etmemek gerekir.
Bir futbolcuya duyulan sevginin içinde bazen yalnızca spor heyecanı değil, ortak inanca duyulan yakınlık da vardır. Bu ihtimali görmeden yapılan bir değerlendirme, olayın toplumsal anlamını eksik okumak olur.
Elbette bu yorum, tezahüratın her yönüyle dînî açıdan kusursuz olduğunu kanıtlamaz. Allah’ın adının ve dînî sembollerin kullanımında hassasiyet gösterilmesini önemsemek meşrudur. Kutsal kavramların popüler kültür içinde gelişigüzel kullanılabileceği endişesi tartışılabilir. Ancak bu hassasiyet dile getirilirken niyet ile davranış, saygısızlık ile şirk arasındaki ayrım mutlaka korunmalıdır.
Çünkü bir futbolcuyu sevmek, başarısını kutlamak ve adını tezahüratla haykırmak, tek başına ilahlaştırma veya şirk değildir. Bir davranışın itikadî hükmü değerlendirilirken kullanılan sözün anlamı, bağlamı ve kişinin kastı dikkate alınmalıdır.
Asıl sorun, “Allah’ın gazabını üzerinize çekeceksiniz; bela gelir, musibet gelir” gibi kesin ve ağır ifadelerin kullanılmasıdır.
Bir davranışı yanlış bulmak başka, o davranışın mutlaka ilâhî gazaba ve musibete yol açacağını ileri sürmek başkadır. Böyle bir iddia, kişisel kanaatlerle değil, açık ve geçerli dînî delillerle temellendirilmelidir.
Kur’an-ı Kerim, insanları hikmetle ve güzel öğütle uyarmayı emreder (Nahl, 16/125).
Din adına yapılan uyarıların da bu ölçüye uygun olması gerekir.
İnsanları suçlamak ve korkutmak yerine, dînî hassasiyetleri anlaşılır, kuşatıcı ve yapıcı bir dille anlatmak çok daha doğru bir yaklaşımdır.
Sonuç olarak mesele, yalnızca bir futbol tezahüratı değil; dînî hassasiyet ile din adına hüküm verme sorumluluğu arasındaki ince çizgidir. Bu tezahüratın bazı taraftarlar için Müslüman bir sporcuya duyulan sevginin ötesinde, ortak inanca ve kimliğe duyulan yakınlığın ifadesi olması mümkündür. Ortada açık bir ilahlaştırma ve şirk kastı gösterilmeden bu coşkuyu şirkle ilişkilendirmek ise itikâdî bakımdan isabetli değildir.
İhsan Şenocak Hoca’nın dînî hassasiyetine saygı duyulabilir; fakat bu, kullandığı ifadelerin eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmez. Hiç kimse, dînî hassasiyetini ortaya koyarken delilin, adaletin ve hikmetin sınırlarını aşmamalıdır. Çünkü Allah’ın dînini savunmak, yalnızca yanlış gördüğümüz davranışlara karşı çıkmak değil, kendi sözlerimizi de dînin ölçülerine göre tartmaktır.
Unutmayalım: Her sevgi ibadet değildir, her coşku şirk değildir; her sert uyarı da hakikâtin kendisi değildir. Tevhîdi korumak kadar, tevhid adına konuşurken ölçüyü korumak da önemlidir. Zira din, insanları delilsiz ithamlarla korkutmak için değil, hakikâte hikmetle yöneltmek için vardır.
İslâm, ne kutsalı sıradanlaştıran bir lakayıtlığa ne de insanları delilsiz hükümlerle mahkûm eden bir anlayışa dayanır. O, hürmette de hükümde de ölçüyü, adaleti ve hikmeti emreder.
Dînî hassasiyetin gerçek değeri, insanları ne kadar sert uyardığımızla değil; hakikâti ne kadar doğru, adil ve hikmetli savunduğumuzla ölçülür.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar